Ana Sayfa Blog

Davos Sonrası Dünyada Küresel Belirsizlikler ve Akademinin Kırılganlığı Arttı

0

Her yıl olduğu gibi Davos Dünya Ekonomik Forumu, küresel siyasi ve ekonomik elitlerin dünyayı nasıl okuduğunu ve hangi önceliklerle hareket ettiğini gösteren önemli bir vitrin işlevi gördü. Ancak bu yılki tartışmalar, sadece ekonomik büyüme veya teknolojik yenilikler etrafında değil; güvenlik, jeopolitik rekabet, demokratik gerileme ve küresel eşitsizlikler etrafında yoğunlaştı.
Dünya giderek daha fazla kutuplaşan bir yapıya evriliyor. ABD-Çin rekabeti, Rusya-Ukrayna savaşı ve Orta Doğu’daki istikrarsızlık, ekonomiyi artık klasik piyasa dinamiklerinden çok jeopolitik hesapların yönlendirdiği bir alana dönüştürüyor. Enerji güvenliği, gıda arzı, yarı iletkenler ve yapay zekâ gibi alanlar yalnızca ekonomik değil, stratejik güç unsurları olarak ele alınıyor.
Ocak 2026’da ABD’nin Venezuela’ya düzenlediği askeri müdahale ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılması, uluslararası hukuk açısından geniş bir tartışma yarattı. Birçok hükümet bu müdahaleyi egemenlik ihlali olarak nitelendirirken, ABD yönetimi bunu “ulusal güvenlik” gerekçesiyle savundu. Bu durum, dünya siyasetinde artık uluslararası normların değil, doğrudan güç siyasetinin belirleyici olduğuna dair endişeleri güçlendirdi.
Bununla birlikte Grönland üzerinde yeniden alevlenen diplomatik gerilim, küresel aktörlerin kendi çıkarlarını dünyanın çıkarlarının önüne koyduğunu gösteriyor. Danimarka’ya bağlı özerk bölge Grönland’ın ABD tarafından “stratejik” gerekçelerle ele geçirilmesine yönelik eğilim ve buna karşılık verilen sert retler, Avrupa’nın güvenlik politikasını ve transatlantik ilişkilerini sorgulatıyor. Grönland’ın yerel liderleri, “satılık değiliz” mesajını vurgularken, Avrupa ülkeleri bu tür girişimlere karşı birlik mesajı vermeye çalışıyor. Almanya’nın yeni partner arayışlarına girdiği dikkati çekiyor.
Bu dönüşümün akademi üzerindeki etkileri giderek daha görünür hale geliyor. Bir yandan üniversiteler, devletlerin güvenlik önceliklerine ve şirketlerin kâr beklentilerine daha bağımlı hale gelirken; diğer yandan eleştirel düşünce, bağımsız araştırma ve akademik özgürlük alanı daralıyor. Sosyal bilimler, insan hakları, demokrasi ve göç çalışmaları birçok ülkede ya fon kaybına uğruyor ya da siyasi baskılara maruz kalıyor.
Özellikle otoriterleşmenin arttığı ülkelerde akademisyenler için üniversiteler güvenli alanlar olmaktan çıkıyor. Bunun sonucu olarak zorunlu akademik göç, sürgün akademisyenlik ve kırılgan entegrasyon süreçleri yaygınlaşıyor. Bu durum sadece bireysel bir insan hakları sorunu değil; aynı zamanda küresel bilgi üretiminin kalitesini ve çeşitliliğini tehdit eden yapısal bir problemdir.
Davos’ta sıkça vurgulanan yapay zekâ ve dijitalleşme söylemi de üniversiteler açısından ikili bir karakter taşımaktadır. Bir yandan bilimsel üretkenliği artırma potansiyeli sunarken, diğer yandan akademiyi büyük teknoloji şirketlerinin Ar-Ge uzantısına dönüştürme riski barındırmaktadır. Bilginin ticarileşmesi, etik sorumluluk ve kamusal fayda tartışmalarını daha da acil hale getirmektedir.
Bu tablo içinde akademik dayanışma ağlarının önemi her zamankinden daha büyüktür. Academic Solidarity gibi girişimler, yalnızca sürgün akademisyenlere destek sunmakla kalmamakta; aynı zamanda bilginin bağımsızlığını, akademik özgürlüğü ve evrensel değerleri savunan alternatif kamusal alanlar oluşturmaktadır. Küresel belirsizliklerin arttığı bir dönemde, üniversitenin toplumsal sorumluluğunu yeniden hatırlatmak ve sınır ötesi akademik dayanışmayı güçlendirmek, yalnızca etik bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktur.
https://www.weforum.org/meetings/world-economic-forum-annual-meeting-2026/
https://decode39.com/13228/italy-and-germany-double-down-on-competitiveness-and-defense-at-rome-summit/
https://www.deutschland.de/en/news/germany-and-india-seek-to-deepen-their-relationship

Dünya düzeni çatırdarken İslami düşünce, akademik özgürlük ve sürgündeki entelektüellerin yeri ne olacak?

0

Uluslararası kurumlara ve egemen ideolojilere olan güvenin sarsıldığı bir dönemde, “anlam” arayışı sadece bireysel bir sorunsal değil; akademik üretimin, ifade özgürlüğünün ve kamusal tartışma alanlarının geleceğini de şekillendiriyor.

TR724’de yayımlanan bir analizde, Amerikan hegemonyasının kültürel ve siyasal etkisinin zayıfladığı, mevcut küresel düzenin ideolojik ikna gücünü kaybettiği ve bunun yerini henüz tanımlanmamış yeni norm arayışlarının aldığı öne sürüldü. Bu tartışma, özellikle adalet, eşitlik ve özgürlük gibi evrensel değerlerin özümsenmesinin önündeki çifte standart algısını gündeme getiriyor. Amerikan merkezli tek tip kültür ve başarı tanımının yerini küreselleşen çok sesliliğe bırakacağı, ancak bunun net bir modelle henüz ortaya konmadığı belirtiliyor (https://www.tr724.com/amerikan-ruyasinin-ardindan-islami-dusuncenin-yeni-kuresel-duzendeki-yeri/).

Bu küresel norm arayışının bir ucunda İslami düşüncenin küresel anlamda yeniden tartışılması ihtimali var. Yerleşik Batı merkezli anlatı zayıflarken, farklı kültürel ve inanç temelli çerçeveler alternatif anlamlandırma alanları sunabilir. Ancak bu tür bir söylem, salt bir kültürel tercih tartışmasından öte bir boyut taşıdığında (yani kamu politikaları, eğitim politikaları ve düşünce özgürlüğü alanına girdiğinde) tartışmanın akademik özgürlük bağlamında değerlendirilmesi gerekliliği ortaya çıkar.

Küresel düzeydeki ideolojik kırılmalar ve anlam arayışları ne kadar geniş tartışılsa da, bunların özgür ve çoğulcu bir araştırma ortamında ele alınabilmesi koşulu vardır. Akademik özgürlük, bir toplumun entelektüel kapasitesinin ve kamusal aklın sürdürülebilirliği için temel bir önkoşuldur. Ancak bugün birçok ülkede (özellikle Türkiye’de) bu özgürlüğün sınırlandığına dair güçlü göstergeler bulunuyor.

Türkiye’de akademik özgürlük, 2016 sonrası dönemde sistematik olarak geriledi. Ülke, çeşitli akademik özgürlük endekslerinde düşük skorlarla yer almakta ve üniversite özerkliği önemli ölçüde zayıflamış durumda. Bu yapısal değişim, araştırma, yayın ve öğretim faaliyetlerini sivriltilmiş baskı koşulları altında bırakıyor. Akademisyenler siyasi görüşlerini ifade ettiklerinde soruşturma, disiplin süreci veya işten çıkarılma riskiyle karşı karşıya kalabiliyorlar (https://www.researchgate.net/publication/365383126_Academic_Freedom_in_Turkey).

2016’da yayımlanan “Barış Çağrısı” (Bu Suça Ortak Olmayacağız!) adlı bildiriyi imzalayan binlerce akademisyen, Türkiye’deki en bilinen örneklerden biri oldu. İmzacı akademisyenler ağır kamu ve medya baskısı altında kaldı, bazıları tutuklandı, yüzlercesi görevlerinden uzaklaştırıldı veya ayrılmaya zorlandı. Bu süreç, akademik düşünceyi kamu önünde temsil edenlerin doğrudan devlet politikalarıyla çatışması sonucu akademik özgürlüğün ne derece kırılgan olduğunu gösterdi (https://en.wikipedia.org/wiki/Academics_for_Peace).

Bu örnek aynı zamanda küresel çağrılara yanıt veren uluslararası akademik dayanışmanın da önemini vurguluyor. Diasporadaki akademisyenler hak temelli normları savunurken, kendi ülkelerindeki baskı ortamına dikkat çekerek küresel kamuoyunda konuyu bir özgürlük sorunu olarak konumlamaya çalışıyorlar. Bu tür transnasyonal ağlar, sadece bireysel savunma pratikleri değildir, aynı zamanda evrensel akademik özgürlük normlarının yeniden tanımlanmasına katkı verebilir (https://www.academia.edu/143876743/Peace_Profile_Academics_for_Peace_in_Turkey).

TR724 yorumuna göre mevcut dünya düzenindeki hegemonik anlatıların erozyona uğraması, farklı düşünce geleneklerinin yeniden görünür olmasını mümkün kılıyor. Bu bağlamda İslami düşünce, özellikle Batı merkezli normlar eleştirildiğinde bir alternatif olarak tartışma ufkuna yerleşiyor.

Ancak burada kritik soru şudur: Küresel norm arayışını hangi ortamda, hangi çerçevelerle tartışıyoruz? Düşünce geleneklerinin karşılaştırmalı analizi, inanç ve sekülerlik gibi meseleler akademik düzeyde ele alınmadığı sürece, bu tür tartışmalar kamuoyunda kutuplaştırıcı söylemlere ve popüler manipülasyonlara dönüşebilir. Bu nedenle akademik özgürlük ve bağımsız araştırma ortamı, sadece “hangi düşünce daha iyi?” gibi bir normatif seçim değil, düşüncelerin adil, kanıt temelli ve eleştirel biçimde tartışılabildiği bir zemini ifade eder.

Bugün birçok akademisyen siyasi baskı, hak ihlalleri veya ekonomik zorluklar nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kaldı. Bu entelektüeller, sürgünde oldukları ülkelerde hem kendi disiplinlerinde üretimlerini sürdürmeye çalışıyor hem de küresel akademik topluluklara yeni perspektifler getiriyorlar.

Sürgündeki akademisyenlerin deneyimleri, sadece bireysel mağduriyet hikâyeleri değildir. Onlar aynı zamanda küresel akademik ağların, normatif değerin ve ifade özgürlüğünün yeniden düşünülmesi açısından önemli düğüm noktaları oluşturuyorlar. Bu entelektüeller, farklı kültürel ve hukuki bağlamlarda faaliyet göstererek küresel bilgi üretimine katkı sağlayabilir; böylece akademik özgürlüğün sınırlarının ulusal düzeyin ötesine taşınmasına aracılık edebilirler.

Dünya düzeni kırılganlıklar yaşarken insanların ve toplumların “anlam arayışına” girmesi şaşırtıcı değil. Ancak bu arayışın adil, çoğulcu ve özgür bir şekilde yürütülebilmesi, temsil ettiği gibi salt değerler çatışmasına indirgenemez; bunun için özgür akademik üretim, ifade özgürlüğü ve kamusal tartışma alanı vazgeçilmezdir.

Bugün Türkiye gibi ülkelerde akademik özgürlüğün sınırlandığı, entelektüellerin baskı altında olduğu veya sürgüne zorlandığı koşullarda küresel anlam arayışını tartışmak, bu tartışmayı yönetecek alanların korunmasını savunmayı da zorunlu kılıyor.

Yapay Zekanın Geldiği Nokta: Bir Gece Uyku Kaydı ile 130’dan Fazla Hastalık Tahmin Edilebiliyor

0

Nature Medicine dergisinde Ocak 2026’da yayımlanan bir araştırma, uykunun yalnızca dinlenme anı olmadığını ortaya koydu. Uyku aynı zamanda gelecekteki hastalık risklerini öngörebilen güçlü bir biyolojik sinyal. Araştırmacılar, SleepFM adlı çok-modlu bir yapay zekâ modelini geliştirerek, tek bir geceye ait uyku kayıtlarından 130’dan fazla hastalığın riskini yüksek doğrulukla tahmin edebildiklerini gösterdi (https://www.nature.com/articles/s41591-025-04133-4).

Çalışma, yaklaşık 65.000 kişinin 585.000 saatten fazla polisomnografi (PSG) kaydını içeren devasa bir veri setine dayanıyor. PSG; beyin dalgaları (EEG), kalp ritmi (EKG), solunum, kas aktivitesi gibi birçok fizyolojik sinyali aynı anda kaydeden altın standart bir uyku inceleme yöntemidir. SleepFM, bu farklı sinyalleri birlikte analiz ederek uykunun “dilini” öğrenen bir temel model (foundation model) olarak tasarlanmış.

Çalışmanın en çarpıcı yönlerinden biri, kardiyovasküler hastalıkların öngörülmesindeki yüksek performans. Model, kalp yetmezliği, inme, miyokard enfarktüsü ve kardiyovasküler nedenlere bağlı ölüm gibi sonuçları anlamlı doğrulukla tahmin edebilmekte.

Özellikle bağımsız bir veri setinde yapılan dış doğrulamada, kardiyovasküler nedenli ölüm için AUROC değeri 0,88 olarak rapor edilmiş. Bu değer, klinik öngörü modellerinde oldukça güçlü bir ayırt ediciliğe işaret eder. Benzer şekilde inme ve kalp yetmezliği için de yüksek doğruluk değerleri elde edilmiş. Modelin bu başarısında, EKG sinyalleri ile solunum parametrelerinin birlikte değerlendirilmesinin önemli rol oynadığı belirtiliyor.

Bu bulgular, uyku sırasında kaydedilen fizyolojik sinyallerin, henüz klinik olarak ortaya çıkmamış kardiyovasküler riskleri erken dönemde yakalayabileceğini düşündürmektedir.

Bugün klinikte uyku testleri çoğunlukla uyku apnesi, insomnia veya gündüz aşırı uyku hali gibi sorunların tanısı için kullanılıyor. Ancak bu çalışma, uyku verilerinin çok daha geniş bir potansiyele sahip olduğunu ortaya koyuyor:

Bu bulgular günlük pratikte şu anlama geliyor:

  • Bir hastanın tek gecelik uyku kaydı, gelecekteki kalp-damar hastalığı riski hakkında öngörü sağlayabilir. Bu, özellikle semptomu olmayan bireylerde erken önlem alınmasını mümkün kılabilir.
  • Yüksek riskli hastalar bireysel olarak daha yoğun yaşam tarzı müdahaleleri, yakın takip veya ileri tetkiklere yönlendirilebilir.
  • Aile hekimliği ve kardiyoloji pratiğinde, elektronik hasta kayıtlarına entegre edilen yapay zekâ modelleri, hekimlere objektif risk skorları sunabilir.
  • Kime ileri tetkik yapılacağı veya hangi hastanın daha sık izlenmesi gerektiği daha rasyonel şekilde belirlenebilir.

Diğer taraftan bu araştırmadaki çalışma popülasyonu ağırlıklı olarak uyku kliniğine başvuran hastalardan oluşmaktadır; bu nedenle genel toplum için doğrudan genellenebilirlik sınırlı olabilir. Ayrıca yapay zekâ modelinin karar mekanizmasının tam olarak açıklanabilir olmaması, klinik kabul açısından halen bir tartışma konusudur. Bu nedenle sonuçlar, hekim değerlendirmesinin yerine değil, onu destekleyici araçlar olarak görülmelidir

Çalışma, uyku laboratuvarı verilerinin elektronik hasta kayıtlarıyla geriye dönük olarak eşleştirilmesine dayanmaktadır. Ancak PSG yapılan tüm hastaların uzun dönem boyunca aynı sağlık sisteminde izlenip izlenmediği net değildir. ABD’de merkezi bir ulusal EHR altyapısının bulunmaması, bazı tanıların farklı kurumlarda kayda girmiş ve veri setine yansımamış olabileceği anlamına gelmektedir. Bu durum, özellikle uzun dönem hastalık tahminlerinde eksik olay kaydı (loss to follow-up) riskini doğurabilir ve model performansını etkileyebilir.

Sonuçta bu araştırmanın kısıtlılıklarına rağmen araştırmacılar, SleepFM gibi modellerin gelecekte giyilebilir cihazlardan gelen uyku verileriyle entegre edilebileceğini vurguluyor. Akıllı saatler ve ev tipi uyku sensörleri yaygınlaştıkça, yakın gelecekte invazif olmayan ve sürekli sağlık izleme mümkün hale gelebilir.

Gelişmiş Toplumları Bekleyen Sessiz (?) Kriz: Yaşlanma ve Demografik Dönüşüm

0

Gelişmiş ülkeler bugün aynı anda iki büyük ve birbiriyle bağlantılı demografik dönüşümle karşı karşıya. Bir yandan nüfus hızla yaşlanıyor, doğurganlık oranları düşüyor ve yaşam süresi uzuyor; diğer yandan bu ülkeler artan ölçüde göç alıyor ve toplumsal yapı giderek çeşitleniyor. Bu iki süreç genellikle ayrı başlıklar altında tartışılsa da, gerçekte devletlerin işleyişini, refah sistemlerini ve toplumsal sözleşmeyi aynı anda zorlayan tek bir büyük dönüşümün parçaları.

Yaşlanma meselesi en çıplak haliyle sayılara yansıyor. Çalışma çağındaki nüfusun oranı azalırken emekli ve ileri yaştaki nüfusun oranı artıyor. Bu durum, emeklilik fonlarından sağlık sistemlerine kadar pek çok alanı doğrudan etkiliyor. Çalışanların ödediği vergiler ve primlerle emeklilerin maaşlarının ve sağlık harcamalarının finanse edildiği sistemler, demografik denge bozuldukça giderek daha kırılgan hale geliyor. Avrupa ülkelerinin çoğunda ve OECD genelinde, önümüzdeki on yıllarda yaşlı bağımlılık oranının keskin biçimde artacağı öngörülüyor. Bu, basitçe ifade etmek gerekirse, daha az sayıda çalışanın daha fazla sayıda yaşlıyı finanse etmek zorunda kalacağı anlamına geliyor (https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/SEPDF/cache/80393.pdf).

Bu tablo emeklilik sistemlerinde ciddi bir baskı yaratıyor. Emeklilik yaşının yükseltilmesi, prim oranlarının artırılması ya da emekli aylıklarının göreli olarak düşürülmesi gibi önlemler teknik olarak mümkün olsa da, her biri siyasi ve toplumsal gerilimler doğuruyor. Üstelik yaşlı nüfusun seçmenler içindeki payı arttıkça, bu tür reformları hayata geçirmek daha da zorlaşıyor. Emeklilik sistemi, yalnızca bir mali mekanizma değil, kuşaklar arası bir dayanışma ve güven ilişkisi olarak işliyor. Bu güven zedelendiğinde, toplumsal sözleşmenin kendisi tartışmaya açılıyor.

Yaşlanan nüfusun etkisi yalnızca emeklilikle sınırlı değil. Sağlık ve uzun dönem bakım hizmetlerine olan ihtiyaç yaşla birlikte artıyor ve bu da kamu bütçelerinde kalıcı yükler oluşturuyor. Aynı zamanda işgücü piyasasında daralma riski ortaya çıkıyor. Daha az sayıda insan çalıştığında, ekonomik büyüme potansiyeli düşüyor ve kamu hizmetlerinin finansmanı daha da zorlaşıyor. Bu nedenle birçok ülke, kadın istihdamını artırmaya, ileri yaştaki bireylerin daha uzun süre çalışmasını teşvik etmeye ve verimlilik artışına dayalı bir büyüme modeli geliştirmeye çalışıyor (https://www.oecd.org/en/publications/2025/11/pensions-at-a-glance-2025_76510fe4/full-report/demographic-old-age-to-working-age-ratio_25476b96.html).

Bu demografik dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biri Japonya. Japonya, düşük doğurganlık ve uzun yaşam süresinin birleştiği bir nüfus yapısına sahip ve nüfus artık sadece yaşlanmıyor, aynı zamanda mutlak olarak da azalıyor. 2050’ye yönelik projeksiyonlar, ülkenin sosyal yapısından işgücü piyasasına, kırsal alanlardan şehir planlamasına kadar her şeyin bu daralma ve yaşlanma gerçeğine göre yeniden şekilleneceğini gösteriyor. Japonya örneği, Avrupa için de adeta bir zaman makinesi işlevi görüyor; pek çok ülkenin on yıllar sonra karşılaşacağı sorunlar Japonya’da şimdiden gündelik hayatın parçası haline gelmiş durumda. Kısaca Japonya, Avrupa için “Gelecek geldi” diyen ülke (https://www.japantimes.co.jp/news/2025/12/29/japan/society/japan-2050-predections-depopulation/).

Yaşlanmaya karşı geliştirilen en önemli dengeleyici mekanizmalardan biri göç. Çalışma çağındaki göçmenler, işgücü piyasasını destekleyebiliyor, vergi tabanını genişletebiliyor ve bazı sektörlerdeki kronik eleman açığını kapatabiliyor. Bu nedenle Avrupa, Kuzey Amerika ve diğer gelişmiş bölgeler son yıllarda yoğun göç alıyor. Avrupa Birliği’nde bugün nüfusun yaklaşık onda biri AB dışı ülkelerde doğmuş kişilerden oluşuyor. OECD ülkelerinde yabancı doğumlu nüfusun sayısı yüz milyonları aşmış durumda (https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/index.php?title=EU_population_diversity_by_citizenship_and_country_of_birth).

Ancak göç meselesi çoğu zaman dar ve indirgemeci bir çerçevede ele alınıyor. Kamuoyunda ve siyasette, göç genellikle Afrika, Ortadoğu ve Asya’dan gelen ve çoğunlukla Müslüman olarak tanımlanan topluluklar üzerinden tartışılıyor. Oysa küresel göç akımları çok daha karmaşık. Asya, Latin Amerika ve Afrika farklı bağlamlarda göç veren büyük bölgeler ve göçün temel belirleyicileri arasında savaş, siyasi baskı, ekonomik eşitsizlik, iklim krizi, eğitim ve iş fırsatları gibi çok sayıda faktör bulunuyor. Dini kimlik, bu sürecin yalnızca küçük ve çoğu zaman aşırı vurgulanan bir parçası (https://worldmigrationreport.iom.int/msite/wmr-2024-interactive/).

Göçün yaşlanan toplumlar için bir çözüm olup olmadığı sorusunun net bir cevabı yok. Göç, doğru politikalarla desteklendiğinde yaşlanmanın ekonomik etkilerini hafifletebilir. Ancak entegrasyon zayıf kaldığında, göç yeni toplumsal eşitsizlikler, dışlanma ve siyasal gerilimler üretebilir. Eğitim, dil öğrenimi, konut, işgücü piyasasına adil erişim ve ayrımcılıkla mücadele gibi alanlarda güçlü politikalar olmadan göçün potansiyeli büyük ölçüde heba edilir. Bu nedenle asıl belirleyici olan göçün miktarından çok, göçmenlerin toplumsal ve ekonomik hayata ne ölçüde katılabildiğidir.

Göç veren ülkeler açısından ise tablo farklı bir boyut kazanıyor. Özellikle akademisyenler, öğrenciler ve nitelikli profesyonellerin zorunlu ya da yarı zorunlu göçü, bu ülkelerde ciddi bir beyin kaybına yol açıyor. Üniversiteler, sağlık sistemleri ve kamusal kurumlar zayıflarken, göç alan ülkeler bu insan kaynağından faydalanabiliyor. Ancak bu süreç de kendiliğinden adil ya da verimli işlemiyor. Diploma tanıma sorunları, güvencesiz istihdam ve mesleki statü kaybı, göç eden nitelikli bireyler için yaygın deneyimler olmaya devam ediyor.

Bu noktada demografik dönüşüm, yalnızca nüfus sayılarıyla ilgili bir mesele olmaktan çıkıyor. Aynı zamanda bilgi üretiminin, akademik özgürlüğün ve kurumsal kapasitenin küresel ölçekte yeniden dağılımını ifade ediyor. Yaşlanma ve göç tartışmaları, zorunlu göç, akademik dayanışma ve eşit katılım sorularıyla doğrudan kesişiyor. Göç alan toplumlar, çeşitlilikle birlikte yaşamayı ve bunu adil bir entegrasyon politikasıyla desteklemeyi öğrenmek zorunda. Göç veren toplumlar ise insan kaynağını kaybetmenin uzun vadeli sonuçlarıyla yüzleşiyor. Bu dönüşümün nasıl yönetileceği, yalnızca bugünün ekonomik dengelerini değil, geleceğin toplumsal barışını ve akademik özgürlüğünü de belirleyecek.

Demografik dönüşüm doğru yönetildiğinde küresel bir dayanışma imkânı yaratabilir; yanlış yönetildiğinde ise hem göç veren hem göç alan toplumlar için uzun süreli krizlerin zeminini hazırlar. Bu çerçevede bir iyi bir de kötü senaryo söz konusu olabilir:

İyi senaryo: Gelişmiş ülkeler, yaşlanma sorununa yanıt olarak aldıkları göçmenleri yalnızca işgücü açığını kapatan geçici unsurlar olarak değil, uzun vadeli toplumsal aktörler olarak görür. Etkili entegrasyon politikaları, eğitim ve akademik gelişim olanaklarıyla göçmenlerin potansiyeli desteklenirken, göç veren ülkelerle eşitlikçi ve dayanışmacı ilişkiler kurulur. Diaspora ağları, akademik işbirlikleri ve geri dönüş kanalları sayesinde göç veren toplumların kaybettiği insan potansiyelinin yeniden inşa edilmesine katkı sağlanır. Bu karşılıklı etkileşim, hem göç alan hem de göç veren ülkeler için sürdürülebilir ve istikrarlı bir sistemin temelini oluşturur.

Kötü senaryo: Yanlış entegrasyon politikaları, ekonomik stres ve kimlik siyaseti bir araya geldiğinde göçmen nüfus toplumsal sorunların günah keçisi ilan edilir. Sosyal dışlanma derinleşir, demokratik normlar zayıflar ve siyasal kutuplaşma artar. Aynı süreçte göç veren ülkelerde beyin göçü kurumsal çürümeyi hızlandırır ve toplumsal kırılganlıkları artırır. Bu çift yönlü istikrarsızlık, hem göç alan hem de göç veren toplumlarda iç çatışma riskini yükseltirken, bölgesel ve hatta uluslararası gerilimlerin ortaya çıkma ihtimalini de belirgin biçimde artırır.

Giderek Yaygınlaşan Otomatik Sağlık İstasyonları Nasıl ve Kim İçin Olacak?

0

Halka açık alanlarda kurulan otomatik sağlık istasyonları (sağlık kioskları), dijital sağlığın en görünür ve tartışmalı yüzlerinden biri hâline geliyor. Alışveriş merkezlerinden havaalanlarına, üniversite kampüslerinden kırsal yerleşimlere uzanan bu istasyonlar; tansiyon ölçümü gibi basit taramalardan, uzaktan hekim görüşmesine ve yapay zekâ destekli ön değerlendirmelere kadar geniş bir hizmet yelpazesi sunuyor. Son iki yılda hızlanan bu yayılım, yalnızca teknolojik bir yenilik değil; sağlık hizmetlerine erişim, eşitsizlikler ve emeğin dönüşümü gibi daha derin soruları da beraberinde getiriyor.

Bugün otomatik sağlık istasyonuna yaklaşan bir kişi, çoğu zaman kendi kendine ölçümle başlıyor: kan basıncı, nabız, oksijen satürasyonu, kilo ve vücut kitle indeksi gibi temel göstergeler birkaç dakika içinde kaydediliyor. Bazı gelişmiş modellerde elektrokardiyografi (EKG) ya da risk skorları da yer alıyor. Bu ölçümler, çoğunlukla yapay zekâ destekli bir yazılım tarafından ön taramadan geçirilerek kullanıcıya anlaşılır bir geri bildirim sunuyor: “Normal”, “takip önerilir” ya da “uzmanla görüşün” gibi. Burada yapay zekâ, hekim yerine geçmekten çok, süreci hızlandıran ve yönlendiren bir katman olarak konumlanıyor.

İkinci hat ise “clinic-in-a-box” olarak adlandırılan tele-sağlık kioskları. Bu kabinlerde kullanıcı, uzaktan bir klinisyenle görüntülü görüşme yapabiliyor; kabin içindeki sensörler ve kameralar sayesinde hekim, ölçümleri eş zamanlı görüyor. ABD’de havaalanlarına yerleştirilen OnMed kioskları bu modelin en bilinen örnekleri arasında. Amaç, özellikle yoğun ve geçici nüfusun bulunduğu alanlarda hızlı, düşük eşikli bir sağlık teması sağlamak.

Almanya’da ise yaklaşım biraz farklı bir zeminde ilerliyor. Burada “Gesundheitskiosk” kavramı, daha çok çok dilli danışmanlık, koruyucu sağlık bilgisi ve sağlık sistemine yönlendirme üzerine kurulu. Federal ve eyalet düzeyindeki pilotlarda, özellikle göçmenlerin ve sağlık okuryazarlığı düşük grupların sisteme erişimini kolaylaştırmak hedefleniyor. Klinik teşhisten ziyade, rehberlik ve köprü kurma işlevi ön planda.

Önümüzdeki üç ila beş yıl için yapılan projeksiyonlar, bu istasyonların daha da “standartlaşacağını” gösteriyor. Temel vital ölçümler artık neredeyse varsayılan bir özellik olacak; yapay zekâ ise triyaj, risk bayraklama, randevu ve dokümantasyon gibi arka plan işlevlerinde yoğunlaşacak. Asıl belirleyici unsurun regülasyon olması bekleniyor. Avrupa Birliği’nde tıbbi cihaz mevzuatı ile yapay zekâ düzenlemelerinin kesişimi, üreticileri kalite, izlenebilirlik ve sorumluluk konularında daha sıkı bir çerçeveye zorlayacak. Bu da “hızlı yayılım” ile “güvenli entegrasyon” arasındaki gerilimi artıracak.

Bu noktada kritik soru şu: Otomatik sağlık istasyonları gerçekten erişimi artıran bir çözüm mü, yoksa yeni bir eşitsizlik katmanı mı? Dijital okuryazarlığı yüksek, mahremiyet kaygısı az olan gruplar bu sistemlerden daha kolay faydalanırken; yaşlılar ya da teknolojiden çekinenler dışarıda kalabilir mi? Yapay zekâ destekli triyajda bir hata olduğunda sorumluluk kime ait olacak? Otomatik sağlık istasyonu, hekim açığını kapatan bir destek mi, yoksa sağlık emeğini daha da parçalı ve güvencesiz hâle getiren bir araç mı?

Konu yalnızca “yeni bir cihaz” değil; sağlık hizmetinin kamusal niteliği, göçmenlerin sisteme temas noktaları, veri mahremiyeti ve akademik bilginin sahaya nasıl aktarıldığıyla ilgili. Otomatik sağlık istasyonları, doğru tasarlandığında düşük eşikli ve kapsayıcı bir giriş kapısı olabilir; yanlış kurgulandığında ise sessizce derinleşen eşitsizliklerin sembolüne dönüşebilir. Bu nedenle mesele, “olacak mı?” sorusundan çok, “nasıl olacak ve kim için olacak?” sorusunda düğümleniyor.

https://www.nature.com/articles/s43856-025-00738-5

https://link.springer.com/article/10.1186/s12872-023-03701-1

https://innovationsfonds.g-ba.de/downloads/beschluss-dokumente/140/2022-02-16_INVEST_Billstedt.Horn_Evaluationsbericht.pdf

Yahudi Toplumunu Hedef Alan Saldırıları da Filistin’deki Soykırımı da Kınıyoruz!

0

Bizler akademisyenleriz.

Bilginin, eleştirel düşüncenin ve etik tutarlılığın sorumluluğunu taşıyoruz.

Bu nedenle şiddet karşısındaki tutumumuz kimliğe, coğrafyaya veya güce göre değişemez.

Avustralya’da Yahudi toplumunu hedef alan saldırıyı açık ve koşulsuz biçimde kınıyoruz.

Antisemitizm, tarihsel yükü ve güncel tezahürleriyle birlikte, insanlık onuruna yönelmiş bir nefret suçudur.

Nerede ve kim tarafından işlenirse işlensin, meşrulaştırılamaz.

Ancak akademik vicdan, yalnızca tekil olaylara değil, süreklilik arz eden yapısal şiddete de bakmayı gerektirir.

Bugün İsrail’in Filistin’de yürüttüğü soykırım politikaları;

sivillerin sistematik biçimde hedef alındığı,

yaşam alanlarının yok edildiği,

bilginin, eğitimin ve akademik varoluşun imkânsız hâle getirildiği bir yıkım sürecine dönüşmüştür.

Bu gerçeği dile getirmek antisemitizm değildir.

Aksine, antisemitizmin ahlaki gücünü devlet şiddetini örtmek için araçsallaştıran yaklaşımlara karşı durmaktır.

Akademik dayanışma, seçici empati demek değildir.

Güçsüzün acısını görmezden gelip güçlüye sessiz kalmak değildir.

“Yanlış ama şimdi sırası değil” diyerek susmak hiç değildir.

Bizler biliyoruz ki:

Nefret suçları kınanmalıdır.

Soykırım ve kitlesel cezalandırma politikaları durdurulmalıdır.

Akademisyenler, öğrenciler ve entelektüel yaşam hiçbir coğrafyada hedef hâline getirilemez.

Sessizlik tarafsızlık değildir.

Sessizlik, çoğu zaman mevcut adaletsizliğin yanında konumlanmaktır.

Bu nedenle Academic Solidarity olarak ilan ediyoruz:

Her türlü antisemitizme karşıyız.

Her türlü ırkçılığa karşıyız.

Ve devletler eliyle yürütülen, sistematik, süreğen ve yıkıcı şiddetin karşısındayız.

Dayanışmamız kimliklere değil, insan onuruna dayanmaktadır.

Kızamık Vakalarındaki Artış Endişe Verici

0

2025 yılı, kızamığın dünya genelinde yeniden yükselişe geçtiği bir yıl olarak öne çıkıyor. Yıllardır etkili aşılama programları sayesinde kontrol altında tutulan bu hastalık, bugün birçok ülkede ciddi salgınlara yol açıyor. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde kızamık vakaları son otuz yılın en yüksek seviyesine ulaştı. CDC verilerine göre 2025 yılı itibarıyla ülke genelinde yaklaşık iki binin üzerinde doğrulanmış vaka bildirildi ve bu artış, 2000 yılında elde edilen “kızamık eliminasyonu” statüsünün tehlikeye girmesine yol açtı (https://www.cdc.gov/measles/data-research/index.html). En dikkat çekici artış Güney Carolina’da yaşanıyor; eyalette 126’ya yakın vaka tespit edilmiş durumda ve yüzlerce kişi temas nedeniyle karantina altına alındı. Utah, Arizona ve diğer birçok eyalette de okul temelli küçük salgınlar sürüyor. Vaka sayılarındaki bu artışın büyük bölümü aşısız ya da eksik aşılanmış kişilerden kaynaklanıyor (https://www.reuters.com/business/healthcare-pharmaceuticals/south-carolina-measles-cases-rise-126-amid-accelerating-outbreak-2025-12-12/).

Benzer bir tablo Avrupa’da da karşımıza çıkıyor. Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF’e göre Avrupa Bölgesi 2024 yılında 127 binden fazla kızamık vakası bildirdi ve bu rakam, 1997’den bu yana kaydedilen en yüksek seviye olarak kayıtlara geçti. 2025 boyunca artış devam etti; Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi (ECDC), AB/AEA ülkelerinde Kasım 2024’ten Ekim 2025’e kadar 9.600’ün üzerinde doğrulanmış vaka olduğunu bildirdi. Belçika, İtalya ve İspanya gibi ülkeler yüzlerce vakayla dikkat çekerken, birçok ülkede okul çağındaki çocuklar arasında yayılımın hızlandığı görülüyor. Uzmanlar, COVID-19 pandemisi sırasında rutin aşılamaların aksaması ve sağlık hizmetlerine erişimin azalmasının, kıtada bağışıklık oranlarını olumsuz etkilediğini vurguluyor (https://www.who.int/europe/news/item/13-03-2025-european-region-reports-highest-number-of-measles-cases-in-more-than-25-years—unicef–who-europe).

Amerika kıtasının diğer bölgelerinde de benzer bir risk söz konusu. PAHO’nun açıklamalarına göre 2025’in ortasına kadar Latin Amerika’da on ülkede 10 binden fazla vaka bildirildi ve onlarca ölüm kaydedildi. Dünya genelinde kızamık halen tamamen önlenebilir bir hastalık olmasına rağmen, WHO’nun raporları 2023 yılında yaklaşık 10 milyon kişinin kızamığa yakalandığını gösteriyor. Bu tablo, rutin bağışıklama oranlarının bazı bölgelerde kritik eşiğin altında kaldığını açıkça ortaya koyuyor (https://www.paho.org/en/news/15-8-2025-ten-countries-americas-report-measles-outbreaks-2025).

Kızamığın bu kadar hızlı yayılabilmesinin temel nedeni, virüsün son derece bulaşıcı olmasıdır. Enfekte bir kişiyle aynı ortamı paylaşan ve aşısız olan bireylerin yaklaşık yüzde 90’ı hastalığa yakalanabilir. Buna karşın MMR aşısının iki dozu, yüzde 97’nin üzerinde koruma sağlar. Toplumun en az yüzde 95’inin aşılı olması, kızamığın toplumsal düzeyde kontrol altında tutulması için kritik öneme sahiptir. Ancak pandemi döneminde aşılanmaların aksaması, aşı tereddütü ve yanlış bilgi kampanyalarının güçlenmesi nedeniyle birçok ülkede bağışıklık oranları bu eşiğin altına düşmüş durumda.

Küresel ölçekte artan insan hareketliliği ve zorunlu göçler de kızamık vakalarının artmasının bir sebebi olabilir. Uzmanlar, göçün tek başına salgınların nedeni olmadığının altını çiziyor; ancak çatışma bölgelerinde ve düşük gelirli ülkelerde aşı programlarının aksaması, sağlık hizmetlerine erişimdeki eşitsizlik ve göç yolculuklarının zorlu koşulları, bazı topluluklarda aşı eksikliğine yol açabiliyor. Bu durum, özellikle varış ülkelerinde bütün göçmenlerin erken dönemde aşılama programlarına dahil edilmesini daha da kritik hale getiriyor. Bununla birlikte, Avrupa ve Amerika’daki son kızamık artışlarında belirleyici faktörün göç değil, yerli nüfus içindeki aşılanma oranlarının düşmesi ve artan aşı tereddüdü olduğu belirtiliyor. Bu nedenle, göç ve sağlık arasındaki ilişkiyi tek yönlü açıklamalardan kaçınarak, toplum sağlığında eşit erişimin ve güçlü bağışıklama programlarının önemini vurgulayan bir çerçeve içinde ele almak gerekiyor.

Tüm bu veriler, kızamığın sadece tıbbi bir sorun değil, aynı zamanda küresel bir halk sağlığı sorunu olduğunu gösteriyor. Hastalık, özellikle küçük çocuklarda zatürree, ensefalit ve ölüm gibi ağır sonuçlar doğurabiliyor. Maalesef etkili, ucuz ve güvenli aşılara sahip olmamıza rağmen dünyanın birçok bölgesinde yeniden büyük salgınlar görüyoruz. Halk sağlığı uzmanları, aşı kapsamını artırmaya yönelik hızlı ve kapsamlı kampanyalar yürütülmesi gerektiğini, toplumun bilimsel bilgiyle desteklenmesi ve aşı karşıtı yanlış bilgilere karşı aktif mücadele edilmesinin zorunlu olduğunu belirtiyor.

2025 yılındaki bu kızamık dalgası, bize bir kez daha bağışıklama programlarının ne kadar hayati olduğunu ve pandemi sonrası dünyada rutin sağlık hizmetlerini güçlendirmenin önemini hatırlatıyor. Aşının etkili olduğu bir hastalık için bugün hâlâ salgınlardan söz ediyor olmamız, küresel sağlık sistemlerinin ne kadar kırılgan hale gelebildiğini ve bilimsel temelli halk sağlığı politikalarının önemini açıkça ortaya koyuyor.

Yapay Zeka ve Sağlık: Konfor Alanından Çıkma Zamanı

0

1 Aralık 2025 tarihinde Akademische Solidarität e. V. tarafından düzenlenen “AI in Healthcare / Sağlıkta Yapay Zeka” başlıklı çevrim içi seminere, farklı ülkelerden ve sağlık disiplinlerinden yaklaşık 90 kişi katıldı. Seminerin konuşmacısı, Arkansas Tech University Bilgisayar Bilimleri Bölümü öğretim üyesi Dr. Tolga Ensari oldu.

Dr. Ensari, konuşmasının başlangıcında yapay zekânın gelişim sürecini ve temel matematiksel-istatistiksel altyapısını özetleyerek, AI’ın yalnızca programlamadan ibaret olmadığını; diferansiyel denklemlerden optimizasyona, grafik teorisinden olasılık modellerine kadar geniş bir bilgi tabanına sahip olduğunu vurguladı.

Konuşmanın ana bölümünde Dr. Ensari, yapay zekânın sağlık alanındaki güncel uygulamalarını ele aldı:

  • Tıbbi görüntülemede (CT, MR, patoloji) yapay zekâ destekli tanı sistemleri, kanser tespitinden görüntü yorumlamaya kadar yaygın şekilde kullanılmaya başlandı.
  • Klinik karar destek yazılımları (IBM Watson Health vb.) hekimlerin tanı ve tedavi süreçlerini hızlandırıyor.
  • Metin, genom verisi veya sensör çıktılarının AI algoritmalarına nasıl dönüştürüldüğü örneklerle açıklandı.
  • Gelişmekte olan alanlar arasında dijital ruh sağlığı, biyolojik bilgisayarlar, sinir hücreleriyle çalışan yeni nesil “actual intelligence” kavramı ve spiking neural networks gibi biyolojik esinli modeller yer aldı.

Dr. Ensari, yapay zekânın insan gibi “hata yapabileceğini” de somut örneklerle anlattı. Avustralya’da Tesla araçlarının kanguruları tanıyamayıp durması veya görüntü sınıflandırıcıların muffin–köpek yavrusu arasındaki farkı karıştırması, AI sistemlerinin mutlak doğru kabul edilmemesi gerektiğini gösteren örnekler arasında paylaşıldı.

Seminerde etik ilkeler ve yaklaşan yasal düzenlemeler geniş yer tuttu. Bu çerçevede veri gizliliği, adalet ve şeffaflık, insan denetimi, yönetilebilirlik ve izlenebilirlik AI sistemlerinin temel koşulları olarak tanımlandı.

Seminerde ABD ve AB’de beş yıldır süren kapsamlı “teknoloji anayasası” çalışmalarından örnekler paylaşıldı. Hekimlerin AI kullanırken hukuki sorumluluğu, olası malpraktis davalarında paylaşılmış sorumluluk (“shared responsibility”) ve ileride ortaya çıkabilecek regulasyonların yönü tartışıldı.

Dr. Ensari, katılımcıların sorularını da yanıtladı:

  • Hastaların hekime gelmeden önce ChatGPT gibi araçlara danışması artık yaygın; ancak hekimin AI ile konuşmayı hastanın önünde ve şeffaf şekilde yürütmesi etik açıdan daha doğru olabilir.
  • AI’ın hatalı karar vermesi durumunda sorumluluğun tek başına yazılıma atılamayacağı vurgulandı.
  • Birinci basamakta çalışan hekimler için özel klinik AI araçlarının yakın gelecekte meslek gruplarına göre özelleştirileceği öngörüldü.
  • Meta-analiz yapabilen AI sistemlerinin giderek güçlendiği ve yakın zamanda bilimsel araştırma süreçlerini tamamen dönüştürebileceği belirtildi.
  • Ruh sağlığı ile ilgili konularda gelişi güzel sohbet amaçlı yapay zekâ kullanımının sakıncalı olduğu, ancak lisanslı “Dijital Mental Health” sistemlerinin yararlı olabileceği ifade edildi.

Seminerin sonunda söz alan katılımcılardan biri, İsveç’te birinci basamakta kullanılan Tandem Health benzeri AI destekli yazılımların pratik faydalarını aktardı:

  • Hekim–hasta görüşmesini otomatik olarak transkribe edip tıbbi notlara dönüştürme,
  • Rapor, sevk, istirahat belgesi gibi yazışmaları saniyeler içinde oluşturma,
  • İlaç etkileşimleri ve guideline denetimlerini otomatik yapma.

Bir başka katılımcı Almanya’da kullanılan Heidi Health adlı transkripsiyon ve karar destek aracından söz ederek, bu yazılımların özellikle veri güvenliği gereklilikleri nedeniyle yerel sistemlere entegre çalışmasının önemini vurguladı.

“Konfor Alanından Çıkma Zamanı”

Programın sonunda moderatörlerden biri, seminerin kendisini “konfor alanından çıkarıp korku–öğrenme–gelişim döngüsüne ittiğini” söyleyince, Dr. Ensari şu sözlerle yanıt verdi:

“Korkmak iyidir. Çünkü öğrenmenin ve gelişmenin başlangıcıdır.”

Akademische Solidarität e. V. tarafından düzenlenen bu kapsamlı seminer, hem teknik hem etik hem de pratik yönleriyle yapay zekânın sağlıkta nasıl bir dönüşüm başlattığını gözler önüne serdi. Katılımcıların yoğun ilgisi ve aktif katkıları, sağlık alanındaki profesyonellerin bu değişime hazır olduğunu, fakat yolun henüz başında olunduğunu bir kez daha gösterdi.

İngiltere Prostat Kanseri Taramasını Önermiyor

0

Bu hafta Birleşik Krallık’ta ulusal tarama komitesinin prostat kanseri taramasını genel nüfus için önermeme yönündeki kararı, uluslararası tıp camiasında yeni bir tartışma başlattı. Kararın ardında tanıdık bir gerekçe yer alıyor: PSA (prostat spesifik antijen) testi bazı hayatları kurtarsa da, gereksiz tanı ve gereksiz tedavi riskini de beraberinde getiriyor. Üstelik son yıllarda kanıtlar, bu dengenin hâlâ hassas olduğunu gösteriyor (https://www.ft.com/content/9065a8d8-8bfb-40e7-a64d-a326275a00e8).

Tarama konusunda en kapsamlı verilerden biri olan Avrupa’daki ERSPC randomize çalışmasının 23 yıllık sonuçları şöyle: PSA ile düzenli tarama yapılan grupta prostat kanserinden ölme olasılığı göreli olarak yaklaşık yüzde 13 daha düşük. Ancak bu ‘göreli’ fark, gerçek hayatta çok küçük bir kazanca karşılık geliyor: 23 yıllık izlemde, tarama yapılan her 1.000 erkekten yalnızca 2 veya 3’ünün prostat kanserinden ölümü önlenmiş görünüyor. Buna karşılık, tarama yapılan grupta prostat kanseri tanısı yüzde 30 oranında artıyor; yani birçok erkek, aslında hiçbir zaman sorun yaratmayacak, yavaş seyirli bir tümör için “hasta” etiketi alıyor. Bu da gereksiz biyopsiler, gereksiz ameliyatlar ve yaşam kalitesini düşüren komplikasyonlar anlamına gelebiliyor (https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/41160819/).  

Prostat kanseri taramasındaki en önemli sorulardan biri, hâlâ en temel araçlardan olan PSA testinin doğruluğu. PSA’nın yalancı pozitif oranı oldukça yüksek; örneğin PSA’sı yüksek bulunan erkeklerin yaklaşık yüzde 70’i biyopsi yapıldığında kanser çıkmıyor. Özellikle prostat büyümesi, enfeksiyonlar ve hatta yakın zamanda yapılan cinsel ilişki bile PSA’yı yükseltebiliyor. Bu durum, ciddi bir kaygı yükü, gereksiz biyopsiler ve bazen de gereksiz tedavilere uzanan bir zincir anlamına geliyor. Öte yandan PSA’nın yalancı negatifliği de göz ardı edilemez; yaklaşık yüzde 15 civarında prostat kanseri PSA normal olduğu hâlde atlanabiliyor. Bu oran, özellikle agresif tümörlerden duyulan endişeyi canlı tutuyor (https://bmjoncology.bmj.com/content/2/1/e000039).

Güncel tartışmalarda öne çıkan bir diğer konu, tarama yapılacaksa hangi yöntemin tercih edilmesi gerektiği. Geçmişte prostat kanseri açısından tarama denildiğinde, parmakla rektal muayene (DRE) rutin olarak öneriliyordu. Ancak son yıllarda yapılan çalışmalar, DRE’nin tarama amacıyla kullanıldığında oldukça düşük bir duyarlılığa sahip olduğunu gösterdi. Güncel kılavuzların çoğu, DRE’nin tarama testinden ziyade, spesifik bir şikâyeti olan veya PSA’sı yüksek çıkan erkeklerde tamamlayıcı bir fizik muayene aracı olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Tarama kararı alınacaksa PSA testi, duyarlılığı daha yüksek olduğu için tercih edilen yöntem. Ancak PSA’nın da tek başına kesin bir sonuç vermediği, hem yalancı pozitiflik hem de yalancı negatiflik riskine sahip olduğu unutulmamalı.

Bugün birçok ülke, taramayı tüm nüfusa önermek yerine daha seçici bir yaklaşımı benimsiyor. ABD’nin USPSTF önerileri, 55–69 yaş arasındaki erkeklerde taramanın ancak hekim ve hasta arasında kapsamlı bir görüşme yapılarak, olası yarar ve zararların açıkça tartışılmasından sonra yapılmasını uygun görüyor (https://www.uspreventiveservicestaskforce.org/uspstf/recommendation/prostate-cancer-screening). Yaşam beklentisi sınırlı olan veya 70 yaş üstü erkeklerde taramanın zararlarının faydasından fazla olduğuna dikkat çekiliyor. İngiltere’nin son kararı ise genel taramayı reddederken, yalnızca BRCA1/2 mutasyonu taşıyan erkeklerde iki yılda bir taramayı destekliyor; çünkü bu grupta prostat kanseri daha erken ve daha agresif seyredebilir. Almanya’da da artık sistematik “rektal muayene + otomatik biyopsi” dönemi kapanıyor; Alman kılavuzu, PSA’ya dayalı, daha özelleştirilmiş (risk, yaş, PSA değeri, talep vb’ye göre) bir stratejiyi tavsiye ediyor. Ama bu strateji hâlâ “herkese zorunlu” veya “kitle tarama programı” değil (https://register.awmf.org/assets/guidelines/043-022OLl_S3_Prostatakarzinom_2025-08.pdf).

Tıptaki son gelişmeler ise PSA’ya ek olarak multiparametrik prostat MRI’nın giderek daha güçlü bir araç haline geldiğini gösteriyor. MRI’ın, gereksiz biyopsileri azaltma ve klinik açıdan anlamlı kanserleri daha isabetli yakalama potansiyeli var. Ancak MRI temelli taramanın toplum genelinde uygulanabilirliği, maliyet-etkinliği ve ideal yaş aralıkları henüz tam olarak netleşmiş değil (https://bmjopen.bmj.com/content/12/11/e059482).

Tüm bu veriler, prostat kanseri taramasının basit bir “yaptır / yaptırma” kararı olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Her erkekte risk profili, yaşam beklentisi, aile öyküsü ve kişisel tercihleri farklı. Hekim ile hasta arasındaki iyi bir iletişim, taramanın potansiyel faydalarının olduğu kadar, aşırı tanı, aşırı tedavi ve test hatalarının doğurabileceği fiziksel ve psikolojik zararların da dürüstçe konuşulmasını gerektiriyor.

Sonuç olarak, güncel kanıtlar genel nüfusta zorunlu veya otomatik bir taramayı desteklemiyor. Ancak 50–70 yaş aralığındaki sağlıklı erkeklerde, özellikle aile öyküsü olanlarda veya yüksek riskli gruplarda, tarama seçeneği dikkatle değerlendirilmelidir. Taramanın tek amacı erken saptama değil; aynı zamanda erkeklerin kendi sağlık kararlarında aktif bir rol üstlenmelerini sağlamak. Hekimlik pratiğinde ise amaç, daha çok test değil, daha çok bilgilendirme ve daha az zarar. Prostat kanseri taramasındaki güncel tartışmalar da bizi tam olarak bu noktaya çağırıyor.

Yapay Zekâ Geri Çekilmiş Makaleleri Ayırt Edemiyor

0

Bilimsel literatürde geri çekilmiş makaleler, araştırma bütünlüğünü korumak için kullanılan en sert ve görünür uyarı işaretleridir. Ancak Retraction Watch’ta 19 Kasım 2025’te yayımlanan yeni bir çalışma, hızla yaygınlaşan yapay zekâ sohbet botlarının bu kritik uyarı işaretlerini tanımakta son derece zorlandığını gösteriyor. Araştırmacılar, özellikle ChatGPT ve benzeri araçlara yönelen akademisyenlerin, bu modellerin verdiği yanıtları “otomatik doğruluk filtresi” gibi kullanmaları hâlinde ciddi hatalara davetiye çıkardıkları konusunda uyarıyor (https://retractionwatch.com/2025/11/19/ai-unreliable-identifying-retracted-research-papers-study/).

Çalışmayı yürüten Campinas Eyalet Üniversitesi’nden Konradin Metze ve ekibi, aslında oldukça basit bir deney tasarladı. Anesteziyoloji alanındaki büyük bilimsel sahtecilik skandalıyla bilinen Joachim Boldt’un yayınlarından oluşan bir listeyi 21 farklı yapay zekaya sundular. Listenin içinde en çok atıf alan geri çekilmiş Boldt makaleleri, yine en çok atıf alan ama geri çekilmemiş Boldt yayınları ve ayrıca soyadı Boldt olan başka yazarların yazdığı makaleler yer alıyordu. Toplam 132 referansın her biri için botlardan tek bir şey istenmişti: Bu makale geri çekildi mi, çekilmedi mi?

Sonuç çarpıcıydı. Sohbet botlarının çoğu, geri çekilmiş makalelerin yarısından azını doğru olarak tanımladı. Üstelik yalnızca “kaçırmakla” kalmadılar; geri çekilmemiş makalelerin de hatırı sayılır bir bölümünü yanlışlıkla geri çekilmiş gibi işaretlediler. Bu, hem duyarlılık hem de özgüllük bakımından ciddi bir zayıflık anlamına geliyor: Yapay zekâ, hem yanlış güvence veriyor hem de sağlam makalelere gereksiz şüphe düşürüyor.

Araştırma ekibi üç ay sonra deneyin bir kısmını tekrarladığında daha da ilginç bir tabloyla karşılaştı. İlk turda botlar genellikle kesin ifadeler kullanırken, ikinci turda “muhtemelen geri çekilmiş olabilir” veya “daha fazla inceleme gerektiriyor” gibi muğlak ve kaçamak cümleler kurmaya başladılar. Araştırmacılar bu değişimi, modellerin “yanlış bir kesinlik sunmak” ile “belirsiz ifadelerle kendini kurtarmaya çalışmak” arasında gidip geldiği şeklinde yorumluyor.

Retraction Watch haberinde, Sheffield Üniversitesi’nden Mike Thelwall’ın kısa süre önce yayımladığı başka bir çalışma da hatırlatılıyor. Thelwall, geri çekilmiş ya da hakkında ciddi şüpheler bulunan 217 makaleyi ChatGPT’ye toplam 6510 kez değerlendirdi. Bu binlerce cevabın hiçbirinde, ChatGPT makalenin geri çekildiğini, hakkında soru işareti olduğunu ya da bilimsel sorun içerdiğini belirtmedi. Aksine, bazı geri çekilmiş makaleleri “yüksek kaliteli çalışma” olarak övdüğü bile görüldü. Bu durum, yapay zekânın yalnızca retraction bilgisini kaçırmakla kalmadığını, aynı zamanda hatalı veya sahte bilimsel bulguları övgüyle yeniden üretebildiğini de gösteriyor (https://sheffield.ac.uk/ijc/news/new-research-suggests-chatgpt-ignores-article-retractions-and-errors-when-used-inform-literature?utm_source=chatgpt.com).

Sorun yalnızca tanımada değil. Journal of Advanced Research’ta yayımlanan bir başka çalışma, sohbet botlarının verdiği cevaplarda geri çekilmiş makaleleri kaynak olarak kullandığını ortaya koydu. Bu da yapay zekânın, bilimsel literatürde artık geçersiz sayılan bilgileri yeniden dolaşıma sokabildiği anlamına geliyor. Akademik dünyada gittikçe daha fazla kişi ChatGPT gibi araçları hızlı özet çıkarmak, araştırma fikri geliştirmek veya literatüre hâkim olmak için kullanırken, geri çekilmiş bilgilerin yeniden dolaşıma girmesi giderek büyüyen bir risk haline geliyor.

Bilim sosyoloğu Serge Horbach, bu gelişmeleri “açık bir uyarı” olarak nitelendiriyor: LLM modelleri, geri çekilmiş makaleleri ayıklamak için uygun araçlar değil. Yapay zekâ modellerinin eğitim verisi hem tarihsel olarak gecikmeli hem de retraction bilgilerinin dağınık biçimde yayımlandığı bir sistemden besleniyor. Bir makalenin geri çekildiğine dair bilgi yalnızca dergi sayfasında, yalnızca PubMed’de ya da yalnızca Retraction Watch veri tabanında görünür olabiliyor. Bu parçalı yapıyı güvenlikle ve doğrulukla taramak, bugünkü sohbet botlarının teknik kapasitesinin oldukça ötesinde.

Academic Solidarity açısından bu bulgular, özellikle sürgündeki veya güvencesiz koşullarda çalışan akademisyenler için özel bir anlam taşıyor. Araştırma altyapısına erişimin sınırlı olduğu durumlarda ChatGPT gibi araçlar cazip bir hız ve kolaylık sunuyor. Ancak bu kolaylık, geri çekilmiş veya hatalı bilgilere dayalı çalışmaların fark edilmeden yeniden üretilmesi riskini beraberinde getiriyor. Politik, hukuki veya insan hakları alanlarında çalışan araştırmacılar için bu risk daha da ağır olabilir; yanlış bilgi yalnızca bilimsel bir hata değil, aynı zamanda politik bir manipülasyonun kapısını da aralayabilir.

Bu tablo, yapay zekânın araştırma süreçlerinde tamamen dışlanmasını gerektirmiyor; ancak kritik bir sınırı hatırlatıyor: ChatGPT ve benzeri modeller, geri çekilmiş literatürü tespit etmek için güvenilir bir filtre değil. Bu araçlar en fazla not tutmaya, metni sadeleştirmeye, tartışma fikri üretmeye yardımcı olabilir. Fakat bir makalenin gerçekten geri çekilip çekilmediğine karar verme işi, günümüzde halen insan araştırmacının sorumluluğunda olmalı. Bilimsel bütünlüğün asıl yükünü taşıyan da bu sorumluluk oluyor.