Ana Sayfa Tüm Kategoriler-tr Güncel Otoriterleşme Bir Gecede Olmaz

Otoriterleşme Bir Gecede Olmaz

0
Otoriterleşme Bir Gecede Olmaz

Akademik dayanışma, risk altında olanlardan sürekli cesaret beklemek yerine, güvenli olanların daha fazla sorumluluk almasını gerektirir.

Demokrasilerin sona ermesini düşündüğümüzde zihnimizde hâlâ darbeler, kapatılan parlamentolar ve açık baskı görüntüleri canlanıyor. Oysa günümüz otoriterleşmesi çoğu zaman çok daha sessiz ilerliyor. Seçimler yapılmaya, üniversiteler açık kalmaya, mahkemeler çalışmaya devam ediyor; fakat kurumların bağımsızlığı ve toplumun ortak gerçeklik zemini yavaş yavaş aşınabiliyor.

V-Dem Institute’un 2026 Demokrasi Raporu, otoriterleşmenin artık istisnai bir durum olmadığını gösteriyor. Rapora göre dünya nüfusunun büyük çoğunluğu otokratik rejimlerde yaşıyor ve çok sayıda ülkede demokratik gerileme devam ediyor. Otoriterleşen ülkelerde akademik ve kültürel ifade özgürlüğü de geriliyor. Bu nedenle akademik özgürlüğe yönelik baskıyı yalnızca üniversitelerin iç meselesi olarak görmek ciddi bir hata olur. Akademik özgürlük, demokratik düzenin erken uyarı sistemlerinden biridir. [V-Dem Democracy Report 2026](https://www.v-dem.net/publications/democracy-reports/)

Stephan Lewandowsky ve arkadaşlarının hazırladığı [The Anti-Autocracy Handbook](https://www.mpib-berlin.mpg.de/2094097/newsreserachresults-2025-arc), otoriter hareketlerin sık kullandığı üç unsura dikkat çekiyor: popülizm, kutuplaştırma ve hakikat-sonrası siyaset. Toplum giderek “gerçek halk” ve “düşmanlar” şeklinde bölünüyor; uzmanlık şüpheli hale getiriliyor ve olgular, doğru olup olmadıklarından çok kimin işine yaradıklarına göre değerlendiriliyor.

Burada bilim ve otoriter zihniyet ayrışıyor. Bilim, “Bunu nereden biliyoruz?” diye sorar. Otoriter siyaset ise “Bunu sorgulamaya kimin hakkı var?” der.

Üniversitelere yönelik baskı çoğu zaman açık yasaklarla başlamaz. Araştırma fonlarının belirli konulara kapatılması, yöneticilerin liyakat yerine siyasi sadakate göre seçilmesi, bazı kavramların “sakıncalı” hâle gelmesi veya akademisyenlerin “başımıza iş açmayalım” düşüncesiyle kendi kendilerini sınırlaması daha erken ve daha tipik belirtilerdir.

Handbook’un en önemli uyarılarından biri de burada ortaya çıkıyor: otosansür ve “peşin itaat”. Bir sistem yeterince korku ürettiğinde her makaleyi yasaklamasına gerek kalmaz; akademisyen hangi cümleyi yazmaması gerektiğini zaten bilir. Her araştırma alanının yasaklanmasına gerek kalmaz; genç araştırmacılar hangi konunun kariyerleri açısından tehlikeli olduğunu öğrenir. Böylece baskı, dışarıdan uygulanmak yerine insanların zihnine taşınır.

Bu süreçte akademik dayanışmanın özel bir önemi vardır. Handbook’un “Serengeti stratejisi” olarak adlandırdığı mekanizma basit: Sürüden birini ayır, onu yalnızlaştır ve diğerlerine mesaj ver. Bir akademisyen hedef alındığında asıl amaç yalnızca o kişiyi cezalandırmak değil, geri kalanlara da sınırın nerede olduğunu göstermektir. Bu nedenle hedef alınan meslektaşı yalnız bırakmamak sadece ahlaki bir davranış değil, otoriterleşmeye karşı kurumsal bir savunma mekanizmasıdır.

Akademisyenin görevi belirli bir partiye veya ideolojiye karşı olmak değildir. Ancak araştırma özgürlüğü, ifade özgürlüğü, hukuk devleti, çoğulculuk ve üniversite özerkliği akademik hayatın temel koşullarıdır. Bu koşullar ortadan kaldırılırken “Ben bilim insanıyım, siyasete karışmam” demek her zaman tarafsızlık anlamına gelmez.

Burada temel ilke şudur: En fazla sorumluluk en fazla güvenliğe sahip olanlara düşer. Kadrolu, güçlü kurumlarda ve demokratik güvencelerin hâlâ işlediği ülkelerde çalışan akademisyenlerden beklenen ile hapis, işten çıkarılma veya sürgün riski altındaki genç araştırmacılardan beklenen aynı olamaz. Akademik dayanışma, risk altında olanlardan sürekli cesaret beklemek değil, güvenli olanların daha fazla sorumluluk üstlenmesidir.

Demokrasi için en tehlikeli an, insanların konuşmasının yasaklandığı an olmayabilir. Daha tehlikelisi, henüz yasaklanmamışken konuşmaktan vazgeçmeye başladıkları andır.