Her yıl olduğu gibi Davos Dünya Ekonomik Forumu, küresel siyasi ve ekonomik elitlerin dünyayı nasıl okuduğunu ve hangi önceliklerle hareket ettiğini gösteren önemli bir vitrin işlevi gördü. Ancak bu yılki tartışmalar, sadece ekonomik büyüme veya teknolojik yenilikler etrafında değil; güvenlik, jeopolitik rekabet, demokratik gerileme ve küresel eşitsizlikler etrafında yoğunlaştı.
Dünya giderek daha fazla kutuplaşan bir yapıya evriliyor. ABD-Çin rekabeti, Rusya-Ukrayna savaşı ve Orta Doğu’daki istikrarsızlık, ekonomiyi artık klasik piyasa dinamiklerinden çok jeopolitik hesapların yönlendirdiği bir alana dönüştürüyor. Enerji güvenliği, gıda arzı, yarı iletkenler ve yapay zekâ gibi alanlar yalnızca ekonomik değil, stratejik güç unsurları olarak ele alınıyor.
Ocak 2026’da ABD’nin Venezuela’ya düzenlediği askeri müdahale ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılması, uluslararası hukuk açısından geniş bir tartışma yarattı. Birçok hükümet bu müdahaleyi egemenlik ihlali olarak nitelendirirken, ABD yönetimi bunu “ulusal güvenlik” gerekçesiyle savundu. Bu durum, dünya siyasetinde artık uluslararası normların değil, doğrudan güç siyasetinin belirleyici olduğuna dair endişeleri güçlendirdi.
Bununla birlikte Grönland üzerinde yeniden alevlenen diplomatik gerilim, küresel aktörlerin kendi çıkarlarını dünyanın çıkarlarının önüne koyduğunu gösteriyor. Danimarka’ya bağlı özerk bölge Grönland’ın ABD tarafından “stratejik” gerekçelerle ele geçirilmesine yönelik eğilim ve buna karşılık verilen sert retler, Avrupa’nın güvenlik politikasını ve transatlantik ilişkilerini sorgulatıyor. Grönland’ın yerel liderleri, “satılık değiliz” mesajını vurgularken, Avrupa ülkeleri bu tür girişimlere karşı birlik mesajı vermeye çalışıyor. Almanya’nın yeni partner arayışlarına girdiği dikkati çekiyor.
Bu dönüşümün akademi üzerindeki etkileri giderek daha görünür hale geliyor. Bir yandan üniversiteler, devletlerin güvenlik önceliklerine ve şirketlerin kâr beklentilerine daha bağımlı hale gelirken; diğer yandan eleştirel düşünce, bağımsız araştırma ve akademik özgürlük alanı daralıyor. Sosyal bilimler, insan hakları, demokrasi ve göç çalışmaları birçok ülkede ya fon kaybına uğruyor ya da siyasi baskılara maruz kalıyor.
Özellikle otoriterleşmenin arttığı ülkelerde akademisyenler için üniversiteler güvenli alanlar olmaktan çıkıyor. Bunun sonucu olarak zorunlu akademik göç, sürgün akademisyenlik ve kırılgan entegrasyon süreçleri yaygınlaşıyor. Bu durum sadece bireysel bir insan hakları sorunu değil; aynı zamanda küresel bilgi üretiminin kalitesini ve çeşitliliğini tehdit eden yapısal bir problemdir.
Davos’ta sıkça vurgulanan yapay zekâ ve dijitalleşme söylemi de üniversiteler açısından ikili bir karakter taşımaktadır. Bir yandan bilimsel üretkenliği artırma potansiyeli sunarken, diğer yandan akademiyi büyük teknoloji şirketlerinin Ar-Ge uzantısına dönüştürme riski barındırmaktadır. Bilginin ticarileşmesi, etik sorumluluk ve kamusal fayda tartışmalarını daha da acil hale getirmektedir.
Bu tablo içinde akademik dayanışma ağlarının önemi her zamankinden daha büyüktür. Academic Solidarity gibi girişimler, yalnızca sürgün akademisyenlere destek sunmakla kalmamakta; aynı zamanda bilginin bağımsızlığını, akademik özgürlüğü ve evrensel değerleri savunan alternatif kamusal alanlar oluşturmaktadır. Küresel belirsizliklerin arttığı bir dönemde, üniversitenin toplumsal sorumluluğunu yeniden hatırlatmak ve sınır ötesi akademik dayanışmayı güçlendirmek, yalnızca etik bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktur.
https://www.weforum.org/meetings/world-economic-forum-annual-meeting-2026/
https://decode39.com/13228/italy-and-germany-double-down-on-competitiveness-and-defense-at-rome-summit/
https://www.deutschland.de/en/news/germany-and-india-seek-to-deepen-their-relationship